logo

Eserlerime ne olacağı korkusu ölüm korkusundan büyük

erbilRessam Devrim Erbil’in en büyük korkularından biri eserlerinin dağılıp gitmesi. “Sanatçılar da herkes gibi bir gün ölüyor. İşte o günden sonrası meçhul. Ölüme kaygılanmıyorum bu kadar. Eserlerime ne olacağı korkusu ölüm korkusundan büyük.” diyen Erbil, biraz da bu niyetle bir vakıf kurmaya çalışıyor; “Devrim Erbil Kültür ve Sanat Vakfı”.

Devrim Erbil bereketli ressam; nar gibi. 76 yıllık yaşamına siz deyin 200, biz diyelim 300 kişisel sergi sığdırmış; tabloları, baskıları, vitrayları, kilimleri, halıları, hatta video yerleştirmeleri, bırakın Türkiye’yi dünyanın bir ucundan öbür ucuna yol yapmış. O ise Suadiye’deki atölye evinde şövalesinin başında genelde. Ritüeli şöyle: Mermer sehpanın üzerine boyaları sıktıktan sonra klasik müzik çalan bir radyo frekansı ayarlayıp eline fırçayı almak… Sonrası malum; camilerin kubbelerine beyaz ışıklar kondurmak ve kuşları ufka doğru havalandırmak… Ardından yaslanıp tahta sandalyesine, bakmak uzaktan resmine. Sonra belki bir kuru kayısı, üç beş yabanmersini atmak ağzına ve coşkusunu paylaşmak yanındakiyle: “Şuralardaki maviler resmin içine girmedi gibi daha! Bu nasıl? Daha iyi mi? Evet evet… Camiler ve kuşlar olmazsa İstanbul, İstanbul olmaz ki!” Sanki hiç yaşlanmıyor gibi, resmi de ömrü de hiç bitmeyecek gibi… Hani diyor ya “En zoru resmin bittiği anı belirlemek. Büyük bir karar o. Bazen heyecan, bazen zaman, bazen boya, bazen ömür bitiyor ama resim… Bitmiyor.” Günlerden pazar, onun önünde bitmeyen bir resim var; bizim elimizde sorular…

Nasılsınız?

Doktora gitmedikçe iyiyim. Ama gidersem mutlaka bir şey çıkıyor.

Satışlar nasıl?

Maşallah. Taleplere yetişmek mümkün değil.

 

İlk resminizi ne zaman satmıştınız?

Balıkesir’de, lise ikide, açtığım ilk sergide. Eczacı Nail Bey vardı, babamla beraber çalışırdı. O ilk resmimi almıştı. Ama öyle para filan yok. Değiş tokuşla; karşılığında çok şık bir kazak vermişti bana. O zaman resim böyle parayla satılan bir şey değildi. Hediye edilirdi, beğenene verilirdi. Sergi de öyle; çok açılan bir şey değildi, azdı, nadirdi. Belki de o yüzden sanatın beni buralara getireceğini hiç düşünmedim. Ne akademide profesör olacağım, ne böyle sıra sıra sergiler açacağım… Aklımın ucundan bile geçmedi.

Oysa şimdi?

Sergilerimle Türkiye’yi dolaşıyorum. Çağırıyorlar, koşarak gidiyorum.

Anadolu’ya verdiğiniz önemin özel bir sebebi var mı? Sanatı yaygınlaştırma çabası, her yerde görünür olma isteği ya da vefa borcu gibi…

Hepsi etkili aslında ama ben kendime şöyle bir sorumluluk yükledim, taa en başta. Sanatın seveni çoğalmalı. Yani sanat sadece seçkin bir topluluğa hizmet etmekle kalmamalı, Anadolu’nun her köşesine ulaşmalı. Ayrıca ben sanatı oralara götürdüğümü sandıkça oralardan topluyorum da… Mesela Van’da Akdamar Kilisesi’ni gördüm, şaşırdım kaldım. O kilisenin rölyeflerini yapan kişi Floransa’da dünyaya gelmiş olsaydı bir Mikelanj’dı. Bunu bir kişinin yeteneği olarak düşünmemek lazım. Orada bir kültür var, bir gelenek var, kocaman bir uygarlık var. Ve tabii ki ben bir Anadolu çocuğuyum sonuçta. Uşaklıyım, Salihli’de doğdum, Balıkesir’de büyüdüm. Vefa borcum da var.

Kilim ve halıya düşkünlüğünüz neden?  

Halı deyince benim içim çok yanık. Uşaklıyım bir defa. Oradan 3-4 yaşında ayrıldım ama halalarımın halı dokuduğunu hatırlıyorum. Biz kardeşimle sünnet olduk 47’de. Halam, bir şey yapacak, ne yapsın? Küçük bir halı dokudu bize. Bir de resim vardı üzerinde. Düşün… Hayatında hiç resim yapmamış biri onu dokudu ve bize yolladı. Halkın içinde kök salan bir zevk, bir sanat halı… Uğruna sergiler açılıp sempozyumlar düzenlenmeli. Ben 1975 senesinden beri eserlerimi kilim ve halı olarak görmek istiyorum ve fırsat buldukça dokutuyorum.

Koleksiyonerlerin halı ve kilime bakışı nasıl?

Almak isteyen oluyor ama ben pek satmı-yorum. Şimdiye kadar bir tek Bülent Eczacıba- şı’na verdim. Bir de 1991’de Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne bir halı resim yaptım, duvardan duvara kocaman. Ama kaldırmışlar onu. İşin kötüsü depoda da yokmuş, nerede olduğu belli değil, belki de kayboldu. 30 metrekarelik bir sanat eseri, yok! Nerede kim bilir? Yani… Neyse!.. Şu anda elimde 50 kadar halı resim var. Hepsini; halı, kilim ve ipek dokumaları bir arada sergilemeyi planlıyorum. Onların eskizlerini ve dokunma aşamalarını da dâhil ettiğim büyük bir sergi olacak inşallah.

Aslında siz, sadece halı ve kilim de değil, resminizi çok farklı malzemelerle çoğaltıyorsunuz. O neden? Tuval ressamı olmak yetmiyor mu?

Tuval resminin dışına çıkmak ve teknolojiye bulaşmak benim için önemli. Dünyayı da sanatı da yakından izliyorum. Teknolojinin olanakları hem rüyalarıma hem de işlerime giriyor. Video art da yaptım mesela. Bir resmin içinde nasıl gezilir diye düşündüm ve bir Haliç resmimin içinde insanları üç boyutlu gözlüklerin de yardımıyla gezdirdim. Üstelik o iş bir heves olarak kalmadı. Şimdi ikincisini yapıyorum. İzleyici Galata Kulesi’nden atlayacak ve Hezarfen Ahmet Çelebi’nin gözüyle İstanbul’un üzerinde dolaşacak.

Tüm bunların arasında İstanbul resimleri nerede duruyor? Yoksa onları memur gibi gündüzleri; diğerlerini de geceleri mi yapıyorsunuz?

Bence en önemli işlerim soyutlarım ama İstanbul resimlerimi de öyle görev niyetine ya da sadece para kazanmak için yapmıyorum. İstanbul resimlerimden hâlâ zevk alıyorum; çünkü onları farklılaştırmaya çalışıyorum. Kaldı ki insanların onları sevdiğini, onların sevgisinin de beni belli bir yere getirdiğini biliyorum. Üstelik konu sadece bir araç. Epeydir düşündüğüm, taa 60’larda denediğim ama bir türlü geliştiremediğim bir şeyi, yeni bir perspektif anlayışını İstanbul resimlerimde uygulamaya çalışıyorum. Daha ortaya koyamadım ama hem harita gibi bir bakış hem de gül yapraklarının dağılışı gibi bir gözle kente bakmak istiyorum; gül perspektifiyle.

Denemeler bir yana; işin özü ne?

Her şeyin özünde, yeniliğe açık olmak ama yenilik yapacağım derken de kendinin dışına çıkmamak var. Yenilik diye kendinle, kişiliğinle, mantığınla bağdaşmayan şeyler yaparsan… Olmaz. Bu çok önemli çünkü insan önce kendi özünü keşfedecek, ona sadık kalacak; sonra yeniliği keşfedecek. Hem yenilenip hem özüne sadık kalmak kıl payı bir sınır. Var olmakla yok olmak gibi. Kendini inkâr etmekle kendini yinelemek arasında bir şey. Bu büyük bir çelişki sanatçı için. Ben hem eskilere devam ediyorum hem de yeni şeyler deniyorum. Vitray, pleksiglas, sedef, halı, kilim, batik, video… Bunlar içimdeki yeni sesler. Bir sanatçı olmanın gereği olan sesler. Unumu eleyip eleğimi asabilirim ama olmuyor; yapamıyorum, çalışmaya devam ediyorum. İşim zor aslında. Yapmak istediğim daha çok şey var. Kitaplar üretmek, anılarımı yazmak, hatta şiir yazmak…

Şiir mi? Gerçekten mi?

Gerçekten. Gençliğimde şiirler ve öyküler yazıyordum. Sanatla ilk karşılaşmam şiirle zaten. İçimden hep şiirler geçti, geçiyor. Ama bir türlü yazıya dökemedim onları. Edebiyatla resim arasında bir paralellik vardır. Bir şiir ya da öykü yazarken sözcükler arasında ilişki kurarsınız, resimde de renkler… İki rengi bir araya getirmek iki insanı bir arada yaşatmak gibidir; zordur. Yani… Sanatı dert edenin derdi çoktur.

Şimdi; yeni derdiniz, dertleriniz neler?

Derdim çok büyük. İnsan ölümlü. Şu andan sonrasını hiç kimse bilmiyor. Bildiğimiz tek şey, bir gün öleceğimiz. Sanatçılar da herkes gibi bir gün ölüyor. İşte o günden sonrası meçhul; eserler dağılabilir. Eserlerimin dağılıp gitmesinden korkuyorum. Ölüme kaygılanmıyorum bu kadar. Eserlerime ne olacağı korkusu ölüm korkusundan büyük. O yüzden bir vakıf kurmaya çalışıyorum; Devrim Erbil Kültür ve Sanat Vakfı.

Nasıl bir aşamada vakıf?

Epey yol aldım. Vakfın merkezi olması için Kadıköy’de, Pavlonya Sokak’ta altı katlı, iki katı da bodrum olan bir bina aldım. Toplam sekiz kat. Şu anda restore ediliyor. Yaza restorasyonu bitecek. Eylülde de hayata karışmasını bekliyorum; hem vakıf merkezi hem kültür merkezi olarak. Belki bir kısmı müze olur. Elimde olan eserlerin büyük bir kısmını vakfa bırakıyorum. En az 200-300 eser.

Aileniz ne diyor bu duruma?

Daha önce istemiyorlardı, şimdi destekliyorlar. Ama yine de belli olmaz. İçimde bir korku var, yarın öldüm gittim diyelim; ya eserlerim dağılırsa!..

Vasiyet hazırlamayı düşünmediniz mi?

Ona bir türlü elim değmiyor. Tuhaf şey! Vasiyeti ne kadar geciktirirsem ölümü de o kadar geciktirirmişim gibi geliyor.

KAYNAK : ZAMAN

Etiketler:
Share
2330 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

*