logo

Zülfü Livaneli’yle son romanı ‘Kardeşimin Hikayesi’ üzerine

20110850Zülfü Livaneli, kafasında, durmadan hikâyeler dolaşan, romanları 34 dile çevrilmiş bir edebiyatçı aynı zamanda. Bu kitapta ustalığını konuşturmuş. Ulus’taki evinde buluştuk. Karşımda farklı bir Livaneli vardı, jilet gibi bir Livaneli, 8 kilo vermiş ve inanılmaz iyi görünüyordu. Şimdi ben aradan çekiliyorum, sizi onunla baş başa bırakıyorum…

‘Kardeşimin Hikayesi’ çok etkileyici bir roman. Bence bu yazın başucu kitaplarından biri olacak. Çok çarpıcı bir aşk hikayesi. Tebrik ediyorum. Yazmak için Tayland’a gitmenizin özel bir sebebi var mı, önce onu sorayım. Güney Tayland, ne kattı bu kitaba?
– Ben kitaplarımı, gündelik hayat içinde yazamıyorum. Mutlaka bir yerlere gitmem ve kendimi dünyadan soyutlamam gerekiyor. Tayland’da bir köyde, kendimi bütünüyle romana adadım. Her şeyi unuttum, romanın içinde yaşamaya başladım. Bazen kahramanla birlikte acı çektim, bazen kabuslarla uyandım. Ve sonunda bu dünya yitip gitti, sihirli bir kapıdan romanın içine girdim…

Peki bu hikâye, aklınıza nereden düştü?
– Kafamda, durmadan hikayeler, romanlar dolaşıyor. Bu benim elimde değil. Karşılaştığım her insanın hikâyesini merak ediyorum, onlara çeşitli hikâyeler yakıştırıyorum. Sonra kafamda yıllarca taşıdığım hikâyelerden biri, ötekileri geriye iterek öne çıkıyor ve beni yazmaya zorluyor. O andan itibaren, onu anlatmadan ‘huzur’ bulamıyorum. ‘Kardeşimin Hikayesi’ de yıllardır aklımdaydı, olgunlaşarak bu hale geldi.

 

“Aşk tehlikeye açık” diyorsunuz, ısrarla bunun altını çiziyorsunuz? Nereden vardınız bu kanıya?
– E çünkü öyle! Aşk, bazen insanı bulutların üstüne çıkarır ama bazen de denizlerin dibine batırır. İnsan duygularının en güçlüsü ve en tehlikelisi. Dünya edebiyatına baktığın zaman, sürekli aşk trajedileri görürsün. Truva savaşı bile aşk yüzünden çıkmadı mı? Aşk, büyük bir mutlulukla birlikte, her türlü tehlikeyi de beraberinde getirir. “Mutlu aşk yoktur’’ diye şarkı söylüyorum ama bütünüyle doğru değil bu. Bazen mutlu, bazen trajik bir şey. Haneke’nin o muazzam ‘Aşk’ filmindeki gibi…

 

Gerçekten de insanlar, trafik kazalarından çok aşk cinayetlerinden dolayı mı hayatını kaybediyor?
– Bence öyle. Gazeteleri bu açıdan oku, ne kadar çok aşk cinayeti, intiharı, katliamı olduğunu göreceksin. Yakın zamanlarda, bazı dostlarımızın gencecik evlatları kendilerini balkonlardan atmadılar mı? Aslında her gün Othello, Anna Karenina, Madam Bovary, Werther haberleri okuyoruz ama dikkat etmiyoruz.

“DUYGUSUZ BİR HAYAT MÜMKÜN DEĞİL”

 

Kahramanınız, bu sefer bir psikopat. Dokunamama hastalığı olan, duyguları olmayan bir adam. Üzülmüyor, kıskanmıyor, korkmuyor, hiçbir şey hissedemiyor. Mesele, duygular mı? Duygularımız olmasa, hayat daha mı kolay olur?
– Herkes, ‘öteki’ni kendi egosunun penceresinden seyrediyor; kıskançlık, öfke, sahiplenme, aşk, nefret, rekabet… Bunlar korkutucu elbette ve hayatı zorlaştırıyor. Milyonlarca gencin öldüğü dünya savaşlarında diktatörlerin egosu ne kadar rol oynamıştır düşünsene. Ama duygusuz bir hayat da – bazı hastalar dışında- mümkün olamaz tabi.

 

Duygusuz mutlu olur muyduk? Kahramanınız mutlu mu?
– Bence değil ama mutsuz da değil. Çünkü üzüntü, ölüm acısı, aşk yaralanmaları, ego çatışmaları, kompleksler falan yaşamadığı için bedensel hazlara yönelik, hedonist bir hayat sürdürüyor. Ta ki masallardaki gibi bir öpücükle uyanana kadar.

 

“GAZETECİ ROLÜNE HARİKA GİDERSİN!”

 

Çok sinematografik bir kitap, kitap dizi olarak çekilmeli, insanın gözünde canlanıveriyor. Özellikle mi sinematografik planladınız?
– Bir gazeteci de var kitapta, bence sen o role harika gidersin. Bütün romanlarımın, sinemaya uygun olduğu söyleniyor ama ben hiçbirini bu amaçla yazmıyorum. Benim için en önemli olan, okurun kitabı elinden bırakamaması. Bir romanın böyle heyecanla okunmasının, derinliğine, felsefeye, psikolojiye engel olmadığını düşünüyorum. Tolstoy’u, Dostoyevski’yi, Dickens’ı, Marquez’i düşünsene. Nasıl da sürüklerler insanı. Demek ki sürükleyicilik, nefessiz okuma; derinliğe engel değil. Tabi, popüler romanlardan söz etmiyorum. Onlar zaten edebiyat alanına girmiyor.

 

Hikâyeyi oluştururken ne kadar heyecanlandınız?
– İnanır mısın; çok ama çok heyecanlandım; tırnak diye bir şey kalmadı. Tayland’da geceleri uykumdan fırlayıp bilgisayar başına geçiyordum. Her akşamüstü yalınayak kumda yürüyor, Andaman denizinde güneşin batışını izliyordum. Bir seferinde aklıma ilginç bir şey geldi ve kaldığım bungalova doğru delice bir koşturma içinde buldum kendimi. Çünkü o bölümü hemen yazmalıydım, hemen, hiç vakit kaybetmeden. Hem de barda Mojito saatini kaçırma pahasına!

“UNUTABİLMEK BİR LÜTUF”

Ve ‘unutmanın’ bir erdem olduğu fikrine nasıl geldiniz? Yaşadığımız acıları hatırlamayınca yırtıyor muyuz?
– Bak bu doğru! Buna eminim. Her şeyi hatırlayarak yaşayamayız, ancak unutarak yaşamı sürdürebiliriz. Düşünsene; hayatımızdaki yaraları, ölüm acılarını, kalp kırıklıklarını, kötü bitmiş aşkları her an, her an hatırlasak ne hale gelirdik. ‘Unutabilmek’ bir lütuf. Bunun sayesinde hayata devam edebiliyoruz. Yoksa her an kalbimiz mengeneyle sıkışırdı. Zaman ve unutmak acıları yumuşatıyor.

Sizce her gördüğümüz ‘takıntılı insan’ın taşıdığı, gizlediği, hatırlamak istemediği bastırdığı bir hikâyesi var mıdır?
– Mutlaka. İnsan ruhu çok karmaşık ve çok zengin. Herkesin bir hikayesi, bir sırrı var. En yalınkat sandığınız insanın içinde bile ne hırslar, ne karanlık arzular, ne tehlikeli düşünceler gizli. En korkunç cinayetleri işleyen, en vahşi tecavüzlerde bulunan insanları görüyoruz ekranda. Süklüm püklüm ve çevresindekilerin, “Kendi halinde, çok iyi bir çocuktu, şaşırdık valla” dediklerine tanık olmuyor muyuz?

 

“AŞKI DEĞİL, KARASEVDAYI ANLATTIM”

 

Herkes aşkı güzel anlatıyor diye mi siz tersini yaptınız?
– Aşk ne demek, soru bu. Aşk, reklam terminolojisinde mutluluk, magazin dilinde herhangi bir kadın ve erkeğin kısa süreli de olsa buluşması. Ama ben burada, ‘karasevda’yı anlatıyorum. Yani trajik aşk; onsuz olamamayı, nefes alamama halini; bir varlığın öteki varlık içinde erimesini, her türlü hakarete aşağılanmaya rağmen vazgeçememesini, egoyu yok etmeyi, intihara veya cinayete sürüklenmeyi. Aşkın en yakıcı biçimi; kavuşamama üstüne kurulu zaten. Kerem Aslı’sına kavuşur ama vuslata ermek için kızın gömleğinin düğmelerini çözdükçe, düğmeler tekrar iliklenir, devam edip gider bu ve Aslı’nın bedenine kavuşamayan Kerem yanıp kül olur!

‘Erkek şehrazat’ fikri de güzel, onu nasıl kurguladınız?
– Biz romanı, Batı’dan öğrendik. İlk romanlarımız, Fransız edebiyatının etkisi altındadır. Oysa Doğu’nun da müthiş bir anlatma geleneği var: Mesellerle anlatma. Goethe, Doğulu şairlerin, Batılılardan üstün olduğunu yazmıştı. Borges, ‘Binbir Gece Masalları’nı her yıl yeniden okurdu. Yıllardır, hikâye içinde hikaye anlatma geleneğinin baş yapıtı ‘Binbir Gece’ye özenirim. Doğu tarzı bir şeyler yazmak isterim. Galiba bu post-modern romanda, isteğime bir parça yaklaştım.

‘Edebiyat, bilim ve felsefeden daha gerçek’ ne demek?
– 2500 yıl önceki Yunan trajedilerindeki gerçekliği düşün. Bugün değerinden hiçbir şey yitirmeyen eserler değil mi? Oedipus, Electra, aşk, ölüm, kader; yazılan her şey bu çağda da aynen geçerli. Ama bir de o yıllarda emekleyen bilimi, tıbbı düşünün, mikroplar bile bilinmiyordu, dünya düz sanılıyordu. O dönemin bilimi eskidi ama edebiyatı eskimedi. Demek ki edebiyat, geçmişten geleceğe akan en büyük nehir. Bu yüzden “Hiç roman okumam” diyen insanlara şaşarım. İnsan soyunun, en büyük birikimidir edebiyat. Onsuz, eksik kalırız.

 

Neden gerçekten de, edebiyattaki bütün büyük aşların sonu hüzünlü bitiyor?
– Edebiyat insanı dram anında yakalar ve anlatır da ondan. Dram olmazsa edebiyat da olmaz!

 

Birleşince, kavuşunca aşk olmuyor mu?
– Biçim değiştiriyor; dostluk, arkadaşlık, dayanışma, ortak anılar, ortak mücadele öne çıkıyor. Tolstoy, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer’’ der. Ama zaten mutluluk diye sürekli bir şey yok. Sadece mutlu anlar var hayatta.

“O ZAMAN ÖLÜRÜM İŞTE…”

 

Sizin, elinizi kolunuzu bağlasak, üretemez hale gelseniz ne olur?
– O zaman ölürüm işte. Çünkü ben yazarken, bestelerken mutlu olan bir insanım. Yoksa çok canım sıkılıyor. Bana bazen niye bu kadar çeşitli dallarda sürekli çalıştığımı soruyorlar. Cevabım basit: Çünkü hayatın sıkıcılığına ancak böyle dayanabiliyorum. Turneler, müzisyen arkadaşlarım, şarkıları söyleyen kitleler, romanlar, yeni bir kitabın çıkış heyecanı, okurların kitabı nasıl karşıladığı, yabancı dillerde okunmak vs… Benim için hayat bu.

 

Siz bu yaştan sonra âşık olabilir misiniz?
– “Başına yıldırım düşebilir mi, trafik kazası geçirebilir misin, aldığın bilete piyango çıkar mı?” gibi bir soru bu. Bilinemez ki, kimse bilemez! Ama o acıları çekmek istemem doğrusu. Beckett yaşlandığı için çok memnundu ve gençliğin o manevi işkencelerle dolu yıllarına dönmeyi hiç istemiyordu.

 

“İLK AŞKIMA GERİ DÖNDÜM”

Daha ne gibi projelerle bizi şaşırtmaya devam edeceksiniz. Çok farklı bir müzik albümüyle karşımıza gelebilir misiniz mesela… Müzik cephesinde yeni neler var?
– Konserler devam ediyor, son albümümü de kaydediyorum ama sanki “İçimdeki şarkıyı söyledim’’ duygusu oluştu bende, söyledim ve paylaştım. Üç kuşak bu şarkılarla yetişti. Eskiden Zeki Müren kaydederdi bunları şimdi rock grupları söylüyor. Artık durma vakti geldi sanırım. Buna karşılık anlatacak pek çok hikâyem var. Zaten romanı yayınevine teslim ettiğim andan itibaren, yeni bir roman beynimi kemirip duruyor.

 

Aslında edebiyat benim ilk aşkımdı. Ama 12 Mart faşizmine karşı yaptığım şarkılar, beni bir anda müziğe taşıdı. Sonrasını biliyorsun. Şimdi, ilk aşkıma geri döndüm. Sekiz roman, bir hikâye derlemesi ve deneme kitapları yayımladım. Ömrüm oldukça da, yazmaya devam edeceğim. Ama bir gün sıkılırsam bilemem tabi. Ne de olsa tipik bir İkizler burcu işte…

KAYNAK: HÜRRİYET/AYŞE ARMAN

Etiketler: » » »
Share
3168 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

*